Ana Sayfa
BEYAZ GEMİLER SİYAH HÜKÜMLER SAKLAR.. ⛴️ Kitabı okurken ilk defa gögsümün sıkıştığını, iç dünyamda tarif edemediğim bir rahatsızlık hissettiğimi söyleyebilirim. Beyaz Gemi, beni hem bir rüyanın hem bir masalın hem de dünyanın tam ortasında bırakan ilk kitaptı. Yazar, acıyı öyle kademeli, öyle ölçülü işledi ki kendimi ne zaman bu hüznün içinde bulduğumu anlayamadım. Benim için bu, hazırlıklı olduğum bir duygusal yolculuk değıldi. Bir çocuğun hayallerine tutunarak, masallarıyla kendi yalnızlığına bir kalabalık kurmasını okumak... Sanırım ilk defa böylesine yabancı olduğum bir dünyanın kapısından içeri girdim. Sayfalar açılsa da sanki gidip • çocuğa sarılsam dedim. Okudukça içimde büyüyen şey, yalnızca üzüntü değil, ona yetişememenin çaresızligiydi. Küçücük bedenlerin içinde kocaman dünyalar taşıyan çocuklar vardır. Henüz hayatı anlamaya bile fırsat bulamadan dünyanın yükünü omuzlarında hisseden çocuklar... Gözyaşlarım, okuduklarımın bende bıraktığı izin sessiz kanıtıydı. Gözlerimi kapattığımda bile o çocuk oradaydı. Masallarıyla kendine bir dünya kuruyor, o dünyanın içinde hayatta kalmaya çalışıyordu. Yazarın anlattığı hüznü üzerimden atıp kendime gelmek bir yana, kitabın içimde yarattığı karmaşa ile anlatımının akıcılığı arasında kaldım. Bir yanım hikâyenin sürükleyiciliğine kapılırken diger yanım çocuğun yalnızlığında boguluyordu. Benim için Beyaz Gemi bazen bir masal, bazen hayatın ta kendisiydi. Fakat her iki dünyanın da ortak bir gerçeği vardı: Kimsesizlik. İnsan bazen en güzel masalların içinde bile kendini yapayalnız bulabiliyordu. Demek istediğim şu: Bu kitapta gemi beyazdı; ama çocuğun yalnızlığı, beyazlığın bile aydınlatamadığı kadar karanlıktı. Bir şeyler yaz... Facebook
5/5 puan verdi

BEN YAKAR MİYDİM O KİTABI? Kitapta herkes kendinden bir parça bulabilirdi; ben de o kişilerden biriydim. Başta, olayları hayatın doğal akışı içinde izledim. Ancak zamanla başka hayatlarda kaybolup kendimi yeniden bulmak ve pişmanlıklarımı birer birer geride bırakmak, bana varoluş nedenimi hatırlattı. Ölmek kolaydı; fakat yarım kalmış bir hayatı sürdürmek yerine sonlandırmak, aslında pek çok şeyin hiç yaşanmadığını kabul etmekti. İnsan yaşamadığı bir şeyi isteyemezdi. Belki de ölümü cazip kılan buydu. Kitabın sade ve yumuşak anlatımı beni hemen içine çekti. Bu anlatımın izinden ilerledikçe kendimi yaşanmışlıklarımın merkezinde, pişmanlıklarımla yüzleşirken buldum. Sayfaları tekrar tekrar okumak yerine, kendi pişmanlıklarımı yakıp geride bırakmak bana daha anlamlı gelmeye başladı. Bugün ölseydim yarın hiç yaşanmayacaktı. Bu düşünce, hayatta olduğum her gün pişmanlıklarımı geride bırakmam gerektiğini anlamamı sağladı. Böylece, olduğu yerde duran hayatıma yeniden yön verebilirdim. Gece Yarısı Kütüphanesi belki benim için de bir seçimler bütünü olabilirdi. Hatta bana denk gelen Ressam dergisi olabilirdi . Farklı hayatlara açılan her kapının ardında başka bir şeyle karşılaşabilirdim. Yine de şundan eminim: En sonunda kendi pişmanlık tablomu ben de yakardım. Ee, ne diyelim o zaman? Hatta şöyle mi desek: "Bugün dünün pişmanlıklarıyla yaşarsam, pişman olacağım daha çok dünüm olur. Ama bugünüm..."
4/5 puan verdi

BEN ASLINDA ZARAR VERMEK İSTWMEMİŞTİM Başta kitabı anlamak bir hayli zordu. İlerledikçe fark ettim ki bambaşka bir boyuttu. Lennie aslında içinde zerre miktar kötülük olmamasına rağmen, sevdiği her şeye zarar verecek, hatta bu zararın zarar olduğunu dahi fark etmeyecek bir zihne sahipti. George ise zeki ve farkındaydı. Kitap, aslında bu nedenlerin ve sonuçların hikâyesiydi. Dikkatimi çeken, yaşlı bir köpeğin de hikâye kapsamında tıpkı Lennie ile aynı kaderi yaşamasıydı. Acaba hayat, bazen sevdiklerimiz acı çekmesin diye onları kaybetmek miydi? Bir yandan çok sevdiği için canını yaktığını düşünmeyip öldürebilen Lennie, diger yandan çok acı çekmemesi için öldüren George... Sanırım sevgi, tehlikeli bir seçenek. Ne ileri ne geri, çok zeki olmamak da gerek, çok kaçık da olmamak gerek; "Sonucu kayıp olsun." demiyorsa yürek... Üsluba gelirsem, gayet hoş ve akıcıydı. Öyle ki romanın konusu, üslubuyla evlendirilmişçesine birbirine bağlı ve
5/5 puan verdi

VERONİKA İYİKİ ÖLMEK İSTEDİN BACIM .. Başta kitabı anlamak çok zor gibi gelse de birkaç sayfa sonra kendimi derin, düşünce dolu bir dünyanın içinde buldum Veronika 'nın kendini öldürmek istemesi aslında hayat denen rutinden sıkılmasından ve getirisi olan sıkıcılığın ,hayatın bir amacı olmadığını hissetmesinden kaynaklanıyordu. Doktorun yaptığı deney sonucunda, önünde çok az zaman kaldığını düşündüğü her an aslında rutin olarak gördüğü şeylerin içindeki gizemi ve güzelliği fark etmeye başladı. Belkide bu gizemlerle tekrar yaşamak istedi Ruhundaki boşluk, aslında ölüm korkusuyla birlikte farklı bir anlam kazandı. Kitap bana farklı duyguları ve farklı bakış açılarını düşündürdü. Aynı zamanda "deli" olmanın bazen insanın kendini keşfetmesi anlamına gelebileceğini hatırlattı. Çünkü dışarıda yaşayan biri rutin olan bir şeyi fark edip rutinin dışına çıkabilirken deli , akıl hastanesinde yaşayan bir deli ise herkesin rutin olarak gördüğü şeylerin içindeki farklılıkları fark edince akıllıydı .Peki o rutine kapılıp gidenler delirmeyecek ve akıllanmayacak kadar bir iradeleri yok muydu? Belki de hepimiz biraz deliyizdir; bir hastaneye kapatılmamız için etiketlenmemiz gerekiyordur. Neyse... Üsluba gelirsek Yazım tarzını da gerçekten beğendim. Gayet çekici bir üslubu vardı; insanı yormadan okunuyordu. Yazarı tebrik eder, okuyacak olanlara tavsiye ederim ..
4/5 puan verdi

Öyleyse üzerindeki elbise nasıl ki yünden meydana geliyorsa, içinde yaşadığımız dünya da ‘varolmayandan’ meydana geliyor. İşte biz buna, ‘yaratılmamış olan’ diyoruz.

İlk başlarda yabancı kelimelerden dolayı okurken zorlandım ama kitaba şans verip devam ettikçe keyif almaya başladım. Yazar o kadar güzel o dönemi tasvir etmiş ki kendimi Osmanlı döneminde ki bir kahraman gibi hissettim. Tam anlamadığım yerler var ve o yüzden kitabı bir kere daha anlamak için okuyacağım.
5/5 puan verdi

Ayşe Kulin ile tanışma eserim oldu. Olay bağları gayet hoştu. Geçişleri ise beni hiç rahatsız etmedi. Tarihten kişiler ve yaşamlar seçip kurgu ile önümüze sunması, kaleminin akıcılığı ve anlatımdaki vurucu noktaları şahsen beni oldukça etkiledi. Savaş kavramını iliklerime kadar hissettim. “SAVAŞ” kelimesinin ne kadar can yakabileceğini bu kitapta bir kez daha yaşadım. Şu an hala kitabın etkisindeyim. Tek kelime ile: Acı. Lakin altyapısı ve insanı bu denli etkileyen bir kurgudan anlamadığım birkaç şeyde oldu.. Bunlardan biri “ aldatma” kavram iki ucu keskin; içinde ahlak, etik ve vicdan barındıran sadakatin cellada olan bu konu… ancak bu denli hafife alınır şekilde anlatılabilirdi. Özellikle boşnak olup savaşın içinde olan Nimeta aldatmamalıydı. Bu zannımca boşnak kadınına hakaretti. Gözümü yormasa da ruhumu basacak kadar. Bir diğer anlamadığım kısım ise “Müslümanım” diyen Nimeta’nın müslümanlığın gerekçelerinin tamamen zıt şekilde karakterize edilmesi çelişkiliydi. Durup “ yazarın kaleminde öfke mi kalmış acaba?” diye sorgulattı beni. Toparlamam gerekirse: “ Sevdalinka Savaşı iyiliklerime kadar hissettirmiş olsa da, Nimeta ile kadın olan bende -aşk kitaptan anlatılan gibi sadece sadakatsizliğin eseri ise- aşka iliklerimden söküp atmayı başardı.” diyebilirim.
4/5 puan verdi

Merhabalar .. az önce illet bi uygulamadan kurtulmak amacıyla burayı buldum dilerim çabam boşuna değildir
Bir insanın duygularından bu kadar arınabilmesi gerçekten akıl almazdı. Meursault’nun yaşananlara karşı sergilediği o buz gibi kayıtsızlık okurken insanı huzursuz etse de, etkileyici bir okuma oldu

Olay örgüsü o kadar yüzeyseldi ki karakterlerin yaşadıkları şeylere karşı hiçbir şey hissedemedim. Olmamış Agatha. Andy’nin duygularını açsaydın biraz bari. Çok sıkıcıydı. Bitti şükür.
2/5 puan verdi
