Ana Sayfa
Sevgili Tanrı… Oscar ve Pembeli Meleği kitabını okudum ve sana da hissettiklerimi olduğu gibi yazmak istiyorum. “Bu nasıl bir kitap, bu nasıl bir acı, bu nasıl bir yalnızlık, bu nasıl bir savaş? Beynimde bir kaos oluşturdun, Oscar. Küçücük yüreğin ne kadar da yaşlandı kısa sürede. Kitabın sayfalarına gidip seni kucaklamak istedim. Bu nasıl bir olgunluktur? Hastane koridorlarında edindiği deneyimlerle, on yaşındaki bir çocuk bir anda 120 yaşında oldu. 12 günde büyüdü, âşık oldu, ayrıldı, kaybetti, yaşlandı ve öldü. Ve sadece Tanrı’ya mektuplar bıraktı. İnanılmaz bir kitap, inanılmaz bir hayat dersi. Mükemmeldi.” Not: Adresini ben de bilmiyorum. Hastalığı seni sayende yendiğim yıllara bizzat döndüğüm şu kitabı okuduğunu biliyorum ama.. Seni seviyorum. Tanrım, hoşça kal. Oscar’ın hastalığı atlatmış …. arkadaşı, Arzu.
5/5 puan verdi

İnanılmaz derecede Kore, Asya tadı aldığım, sanki dört bölümden oluşan bir diziyi izliyormuşum gibi hissettiğim bir kitaptı. Her bir bölümüyle kendime çok şey kattım. Bir insan ölürken bile anılarını unutmamalı be… İyisiyle kötüsüyle, sonucu ne olursa olsun unutmamalı. İlk bölümde duygulandım. İçimi derinden bir aşk acısı sardı. İkinci bölümde sadakatin ve dostluğun, insanın dostu insandır kalıbına sığmadığını anladım. Üçüncü bölümde ise bir dostun dilinden bir Kızılderili atasözünü duydum: “Arkadaş, benim kaderimi sırtında taşıyan kişidir.” Güzel söz, değil mi? Dördüncü bölümde ise kendimi buldum. Ben yaşadıkça varım; bir şeylerde izim kaldıkça, bir şeylerle bağ kurdukça varım. Dedim ya, inanılmaz derecede derin ama bir o kadar da tatlı ve acı bir kitaptı. Kısacası, beni anlayabilmeniz için sizin de bu kitabı yaşamanız gerek…(Ha bu anıyı kötü ruhtan koruyun ama ) Gwang-mo şu şarkıyı önermişti kitap bitince dinleyin = GOLDFINGER-SUPERMAN
5/5 puan verdi

BEYAZ GEMİLER SIYAH HÜKÜMLER SAKLAR.. E Kitabı okurken ilk defa gögsümün sıkıştığını, iç dünyamda tarif edemediğim bir rahatsızlık hissettiğimi söyleyebilirim. Beyaz Gemi, beni hem bir rüyanın hem bir masalın hem de dünyanın tam ortasında bırakan ilk kitaptı. Yazar, acıyı öyle kademeli, öyle ölçülü işledi ki kendimi ne zaman bu hüznün içinde bulduğumu anlayamadım. Benim için bu, hazırlıklı olduğum bir duygusal yolculuk değıldi. Bir çocuğun hayallerine tutunarak, masallarıyla kendi yalnızlığına bir kalabalık kurmasını okumak... Sanırım ilk defa böylesine yabancı olduğum bir dünyanın kapısından içeri girdim. Sayfalar açılsa da sanki gidip • çocuğa sarılsam dedim. Okudukça içimde büyüyen şey, yalnızca üzüntü değil, ona yetişememenin çaresızligiydi. Küçücük bedenlerin içinde kocaman dünyalar taşıyan çocuklar vardır. Henüz hayatı anlamaya bile fırsat bulamadan dünyanın yükünü omuzlarında hisseden çocuklar... Gözyaşlarım, okuduklarımın bende bıraktığı izin sessiz kanıtıydı. Gözlerimi kapattığımda bile o çocuk oradaydı. Masallarıyla kendine bir dünya kuruyor, o dünyanın içinde hayatta kalmaya çalışıyordu. Yazarın anlattığı hüznü üzerimden atıp kendime gelmek bir yana, kitabın içimde yarattığı karmaşa ile anlatımının akıcılığı arasında kaldım. Bir yanım hikâyenin sürükleyiciliğine kapılırken diger yanım çocuğun yalnızlığında boğuluyordu. Benim için Beyaz Gemi bazen bir masal, bazen hayatın ta kendisiydi. Fakat her iki dünyanın da ortak bir gerçeği vardı: Kimsesizlik. İnsan bazen en güzel masalların içinde bile kendini yapayalnız bulabiliyordu. Demek istediğim șu: Bu kitapta gemi beyazdı; ama çocuğun yalnızlığı, beyazlığın bile aydınlatamadığı kadar karanlıktı.
5/5 puan verdi

Bu kitap aslında benim için biraz farklıydı. Orada gerçekten bir büyücü mü vardı, yoksa insanın kendisiyle yüzleşmesini ve doğru kararlar almasını sağlayan o içsel his mi? Biraz karışıktı. Ama şundan eminim ki aklıyla yüreğini eşitleyemeden karar veren insanların sonu daima pişmanlıktır. Üstelik bu pişmanlığın bedeli, bir önceki pişmanlıklarından doğan yeni pişmanlıklarla her defasında biraz daha ağırlaşır. Acaba herkes kendi iç savaşını verirken aslında bir büyücü dükkânında mıydı? Herkes kendi çapında, kendi sorularıyla, kendi cevaplarını mı arıyordu? Bazen oturduğum yerde, kitabın sayfalarını karıştırırken düşündüm: Kendimiz olabilmek için papatyaları ezmeden güllerini koklayabilir miydik? Başkalarını incitmeden, kendimizden de vazgeçmeden yaşayabilir miydik? Ve ya insanın kendine ulaşması için her defasında bir büyüye ihtiyacı var mıydı? Üstümde biraz Küçük Prens tadı bırakan, düşündüren, insanı kendine döndüren çok güzel bir kitaptı. Teşekkürler sevgili Yeşim Türköz. 🌼
5/5 puan verdi

Ben dijital günlük kadınıyım sen seversin sevmezsin beni alakadar etmez 😂

Şahsen, okurken maziye dönmek çok güzel bir duyguydu. Okudukça, vampirlerle aram pek iyi olmasa da Edward başkaydı. Okurken insanın gözünde sonbahar canlanıyor; hafif bir yağmur, küçük bir kupada kahve ve mis gibi toprak kokusu… İnsan kendini bambaşka bir geçmişin içinde buluyor. Ayrıca yazar, hikâyeyi öyle güzel işlemiş ki âdeta bir film izliyormuş gibi okuyorsunuz. Peki, gerçekten sevdiğiniz adamın bir tehlikeli halini bilmenize rağmen onu sevmeye devam edebilir misiniz? Ya da sevdiğiniz adam, sevdiği siz için kendini törpüleyebilir mi? İşte, okurken tam da bu ha olsu ha olmayacak kısmında kalıyorsunuz .
4/5 puan verdi

BEN YAKAR MİYDİM O KİTABI? Kitapta herkes kendinden bir parça bulabilirdi; ben de o kişilerden biriydim. Başta, olayları hayatın doğal akışı içinde izledim. Ancak zamanla başka hayatlarda kaybolup kendimi yeniden bulmak ve pişmanlıklarımı birer birer geride bırakmak, bana varoluş nedenimi hatırlattı. Ölmek kolaydı; fakat yarım kalmış bir hayatı sürdürmek yerine sonlandırmak, aslında pek çok şeyin hiç yaşanmadığını kabul etmekti. İnsan yaşamadığı bir şeyi isteyemezdi. Belki de ölümü cazip kılan buydu. Kitabın sade ve yumuşak anlatımı beni hemen içine çekti. Bu anlatımın izinden ilerledikçe kendimi yaşanmışlıklarımın merkezinde, pişmanlıklarımla yüzleşirken buldum. Sayfaları tekrar tekrar okumak yerine, kendi pişmanlıklarımı yakıp geride bırakmak bana daha anlamlı gelmeye başladı. Bugün ölseydim yarın hiç yaşanmayacaktı. Bu düşünce, hayatta olduğum her gün pişmanlıklarımı geride bırakmam gerektiğini anlamamı sağladı. Böylece, olduğu yerde duran hayatıma yeniden yön verebilirdim. Gece Yarısı Kütüphanesi belki benim için de bir seçimler bütünü olabilirdi. Hatta bana denk gelen Ressam dergisi olabilirdi . Farklı hayatlara açılan her kapının ardında başka bir şeyle karşılaşabilirdim. Yine de şundan eminim: En sonunda kendi pişmanlık tablomu ben de yakardım. Ee, ne diyelim o zaman? Hatta şöyle mi desek: "Bugün dünün pişmanlıklarıyla yaşarsam, pişman olacağım daha çok dünüm olur. Ama bugünüm..."
4/5 puan verdi

BEN ASLINDA ZARAR VERMEK İSTWMEMİŞTİM Başta kitabı anlamak bir hayli zordu. İlerledikçe fark ettim ki bambaşka bir boyuttu. Lennie aslında içinde zerre miktar kötülük olmamasına rağmen, sevdiği her şeye zarar verecek, hatta bu zararın zarar olduğunu dahi fark etmeyecek bir zihne sahipti. George ise zeki ve farkındaydı. Kitap, aslında bu nedenlerin ve sonuçların hikâyesiydi. Dikkatimi çeken, yaşlı bir köpeğin de hikâye kapsamında tıpkı Lennie ile aynı kaderi yaşamasıydı. Acaba hayat, bazen sevdiklerimiz acı çekmesin diye onları kaybetmek miydi? Bir yandan çok sevdiği için canını yaktığını düşünmeyip öldürebilen Lennie, diger yandan çok acı çekmemesi için öldüren George... Sanırım sevgi, tehlikeli bir seçenek. Ne ileri ne geri, çok zeki olmamak da gerek, çok kaçık da olmamak gerek; "Sonucu kayıp olsun." demiyorsa yürek... Üsluba gelirsem, gayet hoş ve akıcıydı. Öyle ki romanın konusu, üslubuyla evlendirilmişçesine birbirine bağlı ve
5/5 puan verdi

VERONİKA İYİKİ ÖLMEK İSTEDİN BACIM .. Başta kitabı anlamak çok zor gibi gelse de birkaç sayfa sonra kendimi derin, düşünce dolu bir dünyanın içinde buldum Veronika 'nın kendini öldürmek istemesi aslında hayat denen rutinden sıkılmasından ve getirisi olan sıkıcılığın ,hayatın bir amacı olmadığını hissetmesinden kaynaklanıyordu. Doktorun yaptığı deney sonucunda, önünde çok az zaman kaldığını düşündüğü her an aslında rutin olarak gördüğü şeylerin içindeki gizemi ve güzelliği fark etmeye başladı. Belkide bu gizemlerle tekrar yaşamak istedi Ruhundaki boşluk, aslında ölüm korkusuyla birlikte farklı bir anlam kazandı. Kitap bana farklı duyguları ve farklı bakış açılarını düşündürdü. Aynı zamanda "deli" olmanın bazen insanın kendini keşfetmesi anlamına gelebileceğini hatırlattı. Çünkü dışarıda yaşayan biri rutin olan bir şeyi fark edip rutinin dışına çıkabilirken deli , akıl hastanesinde yaşayan bir deli ise herkesin rutin olarak gördüğü şeylerin içindeki farklılıkları fark edince akıllıydı .Peki o rutine kapılıp gidenler delirmeyecek ve akıllanmayacak kadar bir iradeleri yok muydu? Belki de hepimiz biraz deliyizdir; bir hastaneye kapatılmamız için etiketlenmemiz gerekiyordur. Neyse... Üsluba gelirsek Yazım tarzını da gerçekten beğendim. Gayet çekici bir üslubu vardı; insanı yormadan okunuyordu. Yazarı tebrik eder, okuyacak olanlara tavsiye ederim ..
4/5 puan verdi

Öyleyse üzerindeki elbise nasıl ki yünden meydana geliyorsa, içinde yaşadığımız dünya da ‘varolmayandan’ meydana geliyor. İşte biz buna, ‘yaratılmamış olan’ diyoruz.
